Devletin nasıl ortaya çıktığı sorusu iki farklı şekilde sorulabilir: tarihsel olarak “ilk devletler nasıl doğdu?” ve felsefi olarak “devlet iktidarı neden ve hangi hakla vardır?”. Kökene ilişkin teorilerin çoğu, aslında ikinci soruya, yani devletin meşruiyetine cevap arar. Bu nedenle bir teorinin kökeni nasıl açıkladığı, onun iktidara nasıl sınır çizdiğini de belirler. Sınavlarda özellikle Hobbes, Locke ve Rousseau’nun doğa durumu ve sözleşme anlayışları karşılaştırmalı olarak sorulur.
Teorilerin sınıflandırılması
Teoriler, devleti insan iradesi dışı bir olguya mı, yoksa insan iradesine mi dayandırdıklarına göre iki ana gruba ayrılabilir:
| İradeye dayanmayan teoriler | İradeye dayanan teoriler |
|---|---|
| Teokratik (ilahî) teoriler | Toplum sözleşmesi teorileri |
| Aile (ataerkil) teorisi | |
| Kuvvet (zor) teorileri | |
| Marksist (sınıf) teorisi | |
| Doğal gelişim (organik) yaklaşımı |
Teokratik teoriler
Devleti ve hükümdarın iktidarını Tanrı’nın iradesine dayandıran teorilerdir. Eski Doğu imparatorluklarında hükümdarın tanrı veya tanrının oğlu sayılması, Orta Çağ Avrupası’nda iktidarın Tanrı’dan geldiği inancı ve mutlak monarşiler döneminde savunulan “kralların ilahî hakkı” öğretisi bu grupta yer alır.
Teokratik teorilerin siyasi sonuçları şunlardır:
- Hükümdar, yalnızca Tanrı’ya karşı sorumludur; yönetilenlere hesap vermez.
- Hükümdara itaatsizlik aynı zamanda dinî bir günahtır.
- Hukuk düzeni dinî kurallardan türetilir.
Aile (ataerkil) teorisi
Devletin, ailenin genişlemesiyle doğduğunu savunur: aile → soy (klan) → kabile → site → devlet. Hükümdarın iktidarı, babanın aile üzerindeki iktidarının büyümüş biçimidir.
Teorinin kökleri Antik Çağ’a kadar uzanır; Aristoteles de siteyi ailelerin ve köylerin birleşmesiyle oluşan doğal bir topluluk olarak ele almıştır. 17. yüzyılda İngiltere’de Robert Filmer, Patriarcha adlı eserinde kralın mutlak iktidarını ilk insanın babalık otoritesine dayandırmıştır. John Locke, Yönetim Üzerine İki İnceleme’nin birinci kitabını büyük ölçüde Filmer’i eleştirmeye ayırmıştır.
Eleştiri: Aile içi otorite doğaldır ve kişiseldir; devlet otoritesi ise kurumsal, kişilerden bağımsız ve zor tekeline dayalıdır. Aile ile devlet arasında yalnızca nicelik değil, nitelik farkı vardır.
Kuvvet (zor) teorileri
Devletin, güçlü bir grubun zayıf grupları zorla boyunduruk altına almasıyla doğduğunu savunur. Kuvvet teorileri, devletin ortaya çıkışında savaş, fetih ve tahakkümün rolünü vurgular.
İbn Haldun
- yüzyılda yaşamış İbn Haldun, Mukaddime adlı eserinde devletlerin oluşumunu asabiyet kavramıyla açıklar. Asabiyet, ortak soy ve dayanışmadan doğan grup bağlılığıdır. Göçebe (bedevi) yaşamın sert koşullarında güçlü bir asabiyet gelişir; bu güç, yerleşik toplulukları ele geçirerek devlet kurar. Yerleşik yaşam ve refahla birlikte asabiyet zayıflar ve devlet çöker; yerine güçlü asabiyete sahip yeni bir grup geçer. İbn Haldun bu yaklaşımla devletlerin döngüsel bir hayat seyri izlediğini ileri sürmüştür.
Sosyolojik kuvvet teorileri
- yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Ludwig Gumplowicz ve Franz Oppenheimer gibi yazarlar, devleti galip grubun mağlup grup üzerinde kurduğu tahakküm düzeni olarak tanımlamıştır.
Eleştiri: Kuvvet, bir devletin kuruluşunu açıklayabilir ama devletin devamlılığını açıklamaya yetmez. Yalnızca zora dayanan bir iktidar istikrarlı olamaz; kalıcılık için yönetilenlerin bir ölçüde kabulü, yani meşruiyet gerekir.
Marksist (sınıf) teorisi
Karl Marx ve Friedrich Engels’e göre devlet, toplumun uzlaşmaz sınıflara bölünmesinin ürünüdür. Özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla birlikte mülk sahipleri ile mülksüzler arasında çatışma doğmuş; devlet, egemen sınıfın diğer sınıfları baskı altında tutmasının aracı olarak ortaya çıkmıştır. Engels, bu yaklaşımı Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) adlı eserinde ayrıntılı biçimde işlemiştir.
Marksist teoride devlet geçicidir: sınıfsız topluma ulaşıldığında devletin “sönümleneceği” öngörülür.
Eleştiri: Devletin sınıf çatışmalarından önce de var olan düzen sağlama, savunma ve ortak işleri yürütme işlevleri göz ardı edilir; sınıfsız toplum hedefiyle kurulan devletlerde devletin sönümlenmesi yerine güçlenmesi gözlenmiştir.
Doğal gelişim (organik) yaklaşımı
Aristoteles’e göre insan, doğası gereği siyasi bir varlıktır (zoon politikon). Site (polis), insanın iyi yaşama amacının doğal bir sonucudur; aile ve köy gibi topluluklar sitede tamamlanır. Bu yaklaşımda devlet bir sözleşmenin değil, insan doğasının ürünüdür.
- yüzyılda bazı yazarlar devleti canlı bir organizmaya benzetmiş, bireyleri hücrelere, devlet organlarını vücut organlarına benzeterek açıklamıştır. Bu organizmacı anlayış, bireyi bütün içinde eriterek otoriter sonuçlara elverişli bulunduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir.
Toplum sözleşmesi teorileri
Toplum sözleşmesi teorileri, devleti özgür ve eşit bireylerin iradesine dayandırır. Ortak yapıları şöyledir:
- Doğa durumu: Devlet öncesinde insanların siyasi otorite olmaksızın yaşadığı varsayımsal durum.
- Sözleşme: Bireylerin doğa durumunun sakıncalarından kurtulmak için anlaşması.
- Siyasi toplum (devlet): Sözleşmeyle kurulan ve gücünü bireylerin rızasından alan otorite.
Sözleşme teorisyenlerinin çoğu, bu sözleşmenin tarihte gerçekten yapıldığını iddia etmez. Sözleşme, iktidarın meşruiyetini açıklayan mantıksal bir kurgudur.
Thomas Hobbes
Hobbes, İngiliz iç savaşının etkisiyle yazdığı ve 1651’de yayımlanan Leviathan’da doğa durumunu, herkesin herkese karşı savaşı olarak tasvir eder. Bu durumda insan hayatı güvencesizdir; kimse emeğinin ürününden emin olamaz. İnsanlar, can güvenliğini sağlamak için bütün haklarını (kendini koruma hakkı hariç) bir egemene devrederler.
- Sözleşme bireyler arasında yapılır; egemen sözleşmenin tarafı değildir.
- Bu nedenle egemen, sözleşmeyle bağlı değildir ve iktidarı mutlaktır.
- Hobbes’ta sözleşme, mutlak iktidarı rızaya dayandırarak meşrulaştırır.
John Locke
Locke, 1688 İngiliz Devrimi’nin ardından yayımlanan Yönetim Üzerine İki İnceleme’de daha iyimser bir doğa durumu çizer. Doğa durumunda insanlar doğal hukukla bağlıdır ve hayat, özgürlük ve mülkiyet (Locke bunları geniş anlamda “mülkiyet” başlığı altında toplar) haklarına sahiptir. Sorun, uyuşmazlıkları çözecek tarafsız bir yargıcın ve kararları uygulayacak bir gücün bulunmamasıdır.
- İnsanlar yalnızca doğal hukuku kendi başına uygulama yetkisini devrederler; doğal haklar devredilmez.
- Yönetim, bu hakları korumakla emanetçi sıfatıyla görevlidir.
- Yönetim bu güveni çiğnerse halkın direnme hakkı doğar.
Locke’un düşüncesi, sınırlı yönetim, rızaya dayalı iktidar ve doğal haklar fikirleriyle liberal anayasacılığın ve insan hakları bildirgelerinin temel kaynaklarından biri olmuştur.
Jean-Jacques Rousseau
Rousseau, 1762’de yayımlanan Toplum Sözleşmesi’nde doğa durumundaki insanı özgür ve görece masum olarak tasvir eder; eşitsizlik ve bağımlılık özel mülkiyetle ve toplumsal gelişmeyle ortaya çıkmıştır. Doğru bir sözleşmede her birey kendini bütün haklarıyla birlikte topluluğa verir; ancak herkes aynı şekilde verdiği için kimse bir başkasına bağımlı hâle gelmez.
- Ortaya çıkan siyasi bütünün iradesi genel iradedir (volonté générale) ve ortak iyiye yöneliktir.
- Egemenlik halka aittir, devredilemez, bölünemez ve temsil edilemez.
- Yasalar genel iradenin ifadesi olduğundan, yasaya uyan kişi aslında kendi iradesine uymuş olur.
| Ölçüt | Hobbes | Locke | Rousseau |
|---|---|---|---|
| Eser ve tarih | Leviathan, 1651 | Yönetim Üzerine İki İnceleme | Toplum Sözleşmesi, 1762 |
| Doğa durumu | Herkesin herkese karşı savaşı | Doğal hukukun geçerli olduğu, görece barışçı ama güvencesiz durum | Özgür ve eşit insan; bozulma toplumsallaşmayla gelir |
| Devredilen | Kendini koruma dışında bütün haklar | Doğal hukuku uygulama ve cezalandırma yetkisi | Bireyin tüm hakları, topluluğa ve eşit biçimde |
| Egemenin konumu | Sözleşmenin dışında, mutlak | Emanetçi, sınırlı | Egemen halkın kendisi (genel irade) |
| Direnme hakkı | Kural olarak yok | Var | Genel iradeye karşı ileri sürülemez |
| Siyasi sonuç | Mutlak monarşi | Liberal, sınırlı ve anayasal yönetim | Halk egemenliği, doğrudan demokrasi |
Teorilerin Türk pozitif hukukuyla bağlantısı
Kökene ilişkin teoriler Anayasa’da doğrudan anılmaz; ancak Anayasa’nın tercih ettiği meşruiyet modeli bazı teorileri benimsediğini, bazılarını ise açıkça dışladığını gösterir.
Rızaya dayalı iktidar: AY m.6, egemenliği millete bağlayarak devlet iktidarının kaynağını yönetilenlerde arar. Bu yaklaşım, iktidarı bireylerin iradesine dayandıran sözleşmeci düşünceyle aynı doğrultudadır.
Teokratik temellendirmenin reddi: Anayasa, devlet düzeninin din kurallarına dayandırılmasını yasaklar. Böylece devletin kökenini ve hukuk düzenini ilahî iradeye bağlayan teokratik anlayış anayasal düzende yer bulmaz.
Zümre ve sınıf iktidarının reddi: AY m.6/3’ün egemenliğin kullanılmasını hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakmayan hükmü; Marksist teorinin öngördüğü sınıf diktatörlüğünü ve kuvvet teorilerinin anlattığı grup tahakkümünü anayasal düzen dışında bırakır. AY m.68/4 de siyasi partilerin sınıf veya zümre diktatörlüğünü savunmayı amaçlayamayacağını öngörür.
Özet
- Kökene ilişkin teoriler çoğunlukla devletin meşruiyetini açıklamaya yöneliktir.
- Teokratik teoriler devleti Tanrı’ya dayandırır; hükümdarı yönetilenlere karşı sorumsuz kılar.
- Aile teorisi devleti ailenin büyümesi olarak görür (Aristoteles, Filmer); aile ve devlet otoritesi arasındaki nitelik farkı nedeniyle eleştirilir.
- Kuvvet teorileri devleti zor ve fetihle açıklar; İbn Haldun Mukaddime’de asabiyet ve devletlerin döngüsel seyri fikrini geliştirmiştir.
- Marksist teoride devlet sınıf tahakkümünün aracıdır ve sınıfsız toplumda sönümlenecektir.
- Sözleşme teorileri devleti bireylerin rızasına dayandırır: Hobbes (1651) mutlak egemen, Locke sınırlı yönetim ve direnme hakkı, Rousseau (1762) genel irade ve halk egemenliği.
- AY m.6 rızaya dayalı meşruiyeti; AY m.24/5 teokratik temellendirmenin, AY m.6/3 ise zümre ve sınıf iktidarının reddini yansıtır.